B-movie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
B-movie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2015 Çarşamba

X: The Man with the X-Ray Eyes (1963)

              

   ''Körlerin ülkesinde,tek gözü gören kral olur.''
      (H.G.Wells)



Devamını okuyun...>>

7 Eylül 2015 Pazartesi

El Charro de las Calaveras (1965)




Meksika sineması hiç kuşkusuz gezegendeki en eğlenceli ve gezegene ait olmayan filmlerin bir araya toplandığı yer. Cha cha yapan uzaylılar, vampir ya da benzeri karanlık varlıklar ile güreşen süper kahramanlar, akıllara durgunluk veren kovboylar,sıra dışı bilim adamları ve bunun gibi niceleri. Meksika sinemasının biz yarım akıllıların geriye kalan aklını da alan filmlerinden bir de EL CHARRO DE LAS CALAVERAS (1965)


Devamını okuyun...>>

28 Ekim 2014 Salı

Tourist Trap (1979)




Tourist Trap (1979) yapımı klasikleşmiş bir korku filmi. Slasher furyasının altın yılları olarak belirtilen 1978 ile 1984  yılları arasına denk düşen bu yapım , The Texas Chainsaw Massacre (1974), Pycho (1960) ve House of Wax (1953) adlı korku filmlerinin muhteşem bir senteziyle karşımıza çıkıyor.


Devamını okuyun...>>

21 Ekim 2014 Salı

Curse of the Undead (1959)





Cadılar bayramına günler kala sizlere tam bir cadılar bayramı gününe uygun bir film sunuyorum. Sinemanın ilk türü olan Western ve tartışmasız en sarsıcı türü olan korku filmlerinin birleşimi olan Curse of the Undead (1959) bu iki önemli türün muazzam bir örneği.


Devamını okuyun...>>

28 Nisan 2014 Pazartesi

La Nave de los Monstruos (1960) aka Ship of Monsters


Meksika Fantastik sinemasının en absürt filmlerine imza atmış olan Rogelio A. González'den akıl almaz bir yapım.



Devamını okuyun...>>

18 Mart 2014 Salı

Conquistador de la Luna (1960)



İnsanlık tarihindeki en görkemli olay kuşkusuz Ay'a yolculuk serüveniydi.Uzay savaşlarının en sıcak yıllarında soğuk savaş bilim-kurgu ve fantastik yapımları edebiyat ve sinemada sıra dışı örnekler sergilemekteydi.Bu dönem aslında bilim-kurgu sineması adına en saf eserlerin verildiği yıllardı.Saf,akıl almaz,sınırsız bilim-kurgu.
Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında geçen uzay mücadelesi bir çok Üçüncü dünya ülkesi sinemasına yansımıştı.Mısırdan sinemasından tutunda tüm Latin Amerika ülkelerindeki sinemalara kadar bu konu çeşitli versiyonlarda işlenmişti.


Devamını okuyun...>>

27 Şubat 2014 Perşembe

Robo Vampire (1988)




Kıtalar arasında B-filmlere şöyle bir göz atacak olursanız,uzak doğu yapımlarının akıl almaz olduklarını görebilirsiniz.Hele ki bu bir rip-off yapımsa. Robocop 1987 yılında dünyanın her yerinde hayranlık uyandırmış bir yapım.Buna karşılık rip-off yapımı olan Robo Vampire ise aklın sınırlarını zorlayan bir seyirlik. Robocop'un re-make yapımının vizyonda olduğu bugünlerde Robo Vampire kesinlikle
göz gezdirilmesi gereken bir film.


Devamını okuyun...>>

24 Aralık 2012 Pazartesi

La Papesse aka A Woman Possessed (1975)




70’li yıllar ve dönemin en çok merak uyandıran, skandal niteliğindeki mevzusu “Satanizm”. Ayinleriyle, söylemleriyle, tarikatlarıyla ve insanların kalplerinde dehşete yol açan eylemleriyle toplum üzerinde adeta şiddetli bir şok etkisi yaratmıştır bir dönem.


Devamını okuyun...>>

8 Eylül 2011 Perşembe

Spider Baby or,the Maddest Story Ever Told (1968)


Spider Baby korku sinemasındaki tartışmasız en akıl dışı,en hastalıklı ve en sapkın hikayelerden biri.

1968 yapımı filmin arkasında ise amerikan Grindhouse'un en köklü isimlerinden Jack Hill yer almakta.Coffy,Switchblade sister,Foxy Brown gibi filmlere imza atmış olan yönetmenin 1968 yılında yakaladığı çıkışın son meyvesi Spider Baby or,Maddest Story Ever Told (1968)'yle turnayı gözünden vurmuş.

Başrol de Lon Chaney'nin yer aldığı filmde Oyunculuğunun ilk yıllarında olan Sid Haig'in yanı sıra B-movielerin seksi kraliçesi Carol Ohmart güzelliğiyle boy göstermekte.Filmin as oyuncusu ise Virginia (spider baby) Jill Banner canlandırıyor.


Merrye Sendrom adındaki çok nadir gözüken bir psikolojik hastalığı konu alan film,her şeyiyle dört dörtlük olsa da 1964'de çekilmiş olduğundan 68'de vizyona girince dönemin yapımlarına göre düşük kalıyor.2004 yılında müzikal olarak da sahneler de gösterime sunulan Spider Baby bu haliyle de beğeni toplamıştır.

Quinn Redeker'ın canlandırdığı Peter karakterinin anlatığı bir hikaye tadında başlayan film Merreye Ailesinin evinde kurban edilen bir postacının getirdiği mektup ile ciddiye biniyor evin kahyası Bruno miras davası için gelecek olan akrabaların çocukların bu durumunu görmemesi için endişeye kapılır.


Çıkarcı misafirlerin gelmesiyle garip davranışlarını bir nebze olsun çeki düzen vermeye çalışan çocuklar genede tuhaf davranmaktadırlar.Yemek vaktinin de gelmesiyle gerçek yüzlerini gösterirler.Ev de yiyecek hiç bir şey olmadığından misafirlerine,fırında kedi,çalı salatası ve soslu solucan gibi enfes yemekler sunarlar.

Chaninsaw Family andıran aile kanımca da onlarda geriye aşa değildir.

Yemeğin ardından yataklara yönelen misafirler bir an önce günün doğması ve bu tuhaf evi terk etmek için sabırsızlanırken filmin en bomba sahneleri de peşi sıra patlar.Carol Ohmart'ın gecelik ve iç çamaşırlarıyla aynın karşısında kendini izlerken Ralph'ın gözetlerken aldığı hazzı hiç kuşkusuz izleyende almakta.Schlocker'ın katledilmesinden sonra,Ralph'ın Emliy'e tecavüz etmesinin ardından gelen müthiş final ve yok oluş sorusu tüh be bitti gibi bir tepki vermemize neden oluyor.

Lord magius/Haribo extreme culture aittir.



Devamını okuyun...>>

26 Mayıs 2011 Perşembe

The Land Unknown (1957)


İkinci dünya savaşı sonrası soğuk savaş dönemi dünya ve insanlık adına zor zamanlar olsa da beyaz perde de oldukça renkli ve verimli bir dönem süre gelmiş olduğu kesin.Bir çoğu üstü kapalı bir biçimde güç gösterisi olan bu soğuk savaş dönemi korku/bilim-kurgu filmleri,1950'den 1960'ın ilk yarısına kadar süre gelen furya,sinemada eşi benzeri görülmemiştir.

Bu sıra dışı eşi benzeri olmayan furyanın türev kardeşi de daha sonra 1970'lerin son dönemiyle 1990'ların ilk yarısına kadar süre gelmiş olan Post-apokaliptik ve fütüristik örnekleriyle yer almaktadır.

The Land Unknown (1957) de bu hastalıklı dönemin en güzel filmlerindendir.Furyanın final dönemine yetişmiş olan yönetmen Virgil W.Vogel tarafından yönetilen filmin senaryosu ise Charles Palmer'a ait.

Filmin hikayesi 1947 yılında Antartika da keşfedilen sıcak su yatağından esinlenerek beyaz perdeye aktarılmış.Daha önce Mole People (1956) yöneten Virgil W.Vogel,bu filmde de maliyeti en az seviyede tutmuş.

Filmde bir de Miss Amerika yer alması filmin izlenirliğini attırmış.1940 Miss Amerika ödülünü alan Shirley Patterson bu film dışında daha bir çok dönemin korku/bilim-kurgu b-movie yapıtlarında da yer almış.

Filmin mevzusuna geldiğimizde,

1947 yılında yapılan keşif felaketle sonuçlanmış ve ordunun dört değerli mensubu şehit olmuşlardır.Ancak ''güçlü'' amerikan ordusu bu araştırmalardan yılmaz ve güney kutbunun da gizemini çözeceklerdir.Bu araştırma için yeni talihliler,Harold Roberts,gazateci Margaret Hathaway,Mate Steve Miller ve Jack Carmen görevlendirilir.

25 gün süreleri bulunan araştırma ekibinin güney kutbuna donanma kuvvetlerinin eşliğinde ilerlemesi kesinlikle bir gövde gösterisinden başka bir şey değil.

Kutba varan araştırmacılar helikopterle kutbun kıta derinliklerine doğru araştırma için ilerlerken beklenmedik bir anda güney batıdan fırtına önlerini kesmektedir.Gemiden geri çağrılmalarına rağmen geri dönemezler.Fırtınanın ortasına giren pilot birden bir hava akımının içinde kalır ve beklenmedik bir şekilde deniz seviyesine yaklaşırlar burada çakılmaları beklerlerken deniz seviyesinden de aşağıya inip bir kratere yumuşak bir iniş yaparlar.

Buzların arasındaki bu krater deniz seviyesine göre adeta cehennemi andırmaktadır.Sıcaklık tropikal iklimden bile yüksektir ve tarih öncesi bir izlenime sahiptir.Bir süre araştırdıktan sonra dinozorlar ile karşılaşırlar ve beklendik olaylar ardı ardına patlak verir.

Akılıca bir iş yapan yönetmen bazı dinozorları maket,bazılarını kostüm kullanırken,bir diğer zekice kullandığı ise kertenkele dir.

Jurassic Park serisinden yıllar önce çekilen bu vahşi ve gizemli film görülmesi gerek,geçmiş sinemasıyla günümüzün sentetik sineması arasında saf kan bir köprü.







Lord magius/Haribo extreme culture aittir.


Devamını okuyun...>>

31 Ocak 2011 Pazartesi

Six-String Samurai (1998)





Bazı filmler vardır defalarca izlemeyi bırakın aynı günde bir kaç sefer izleseniz dahi bıkmaz daha fazla izlemek istersiniz.Bu tarz filmler genel de yüz ifadesin de şekerli bir gülümseme bırakır.Six String Samuria'da işte böyle bir film.

1998 yapımı olan B-sınıf şaheser,post-apokaliptik ve post-nükleer filmler arasında bambaşka bir yere sahip.Sıradan bir B-sınıfı yönetmeni olan Lance Mungia tarafından
yönetilen filmin senaryosu ise aynı zaman da baş rol de yer alan Jerrey Falcon ile Mungia tarafından ortak yazılmış.

80'ler sonu Video dönemine ait bir çok filmde yer alan Jerrey Falcon.Bu ıssız topraklar da canlandırdığı Buddy karakteri ile turnayı gözünden vurmuş.Gerçekte de
dövüş sanatları eğitimi olan oyuncunun tüm filmlerinde olduğu gibi bu filmde de dövüş sahneleri tatmin edici.

Oz büyücüsü(Wizard of Oz) ile iskoçyalı(Highlander) kıvamında olan filmin mevzusu ise oldukça uçuk.


1957 yılında Sovyet Rusyası A.B.D'e nükleer saldırıda bulunur.Tüm A.B.D topraklarını ele geçirmelerine rağmen Lost Vegas adında ki özürlüğün son kalesi olan bu yerin Kralı Elvis tarafından yönetilmektedir.Gün gelir ve Elvis hayata veda edince kralın tahtına oturacak kişi Lost Vegas'ta en iyi sahne performansını sergilemek zorundadır.

Issız toprakların dört bir yanından bu yarışmaya katılmak için bolca savaşçı/müzisyen gelmektedir.Buddy adında ki bir müzisyen/savaşçı da
Lost Vegas'ın yolunu tutmuş ancak başına geleceklerden habersiz bir
şekil de amacına odaklanmıştır.


Her şey yol da karşısına çıkan çocuk ile başlar ve ne kadar başta ondan
kurtulmaya çalışsa da ilerleyen günler de karşılıklı yardımlaşmalar sonucu
birbirlerine alışırlar.Hemen hemen tüm apokaliptik filmlerde olduğu gibi
Six String Samurai'da da retro-Futuristik öğeler yer almakta.

Film de Baş karakterimiz olan Buddy'i gibi bir çok Müzisyen/savaşçının peşine düşüp tahta kendi oturmak isteyen Death adında ki azrail tiplemesi fazlası ile Slash'ı andırmaktadır.Filmin bir bölümünde karşılıklı solo atışmaları ise oldukça gaz.


Falcon'nun canlandırdığı Buddy karakteri ise koca gözlükleri ile meşhur olan Buddy Holly'dir.Ayrıca Film'ın müzikleri o kadar iyi seçilmiş ki adeta bir müzikal havasına bürünmüş.Müzikler ise Red Elvises ve Brain Tyler'a ait.


Filmin yayımlanmasından bir kaç ay sonra piyasaya sürülen çizgi romanı da gayet güzel.Bunun dışında en son yayımlanan Fallout:New Vegas adlı oyunun içeriğinde filmden bir çok esinlenme yer almakta.

Issız toprakların takipçilerinin beyaz ışığı görmeden önce mutlaka izlemeleri gereken bir film olduğunu dile getirebilirim.



Haribo Puanı:If you scratch my guitar, I'll kill you.

Lord magius/Haribo extreme culture aittir.


Devamını okuyun...>>

16 Ocak 2011 Pazar

I Eat Your Skin (1964)



Asıl ismi Zombie Bloodbath olan I Eat Your Skin tam bir Z sınıfı, arabalı sinema filmi. Film 1964 yılında önce Zombies ismiyle filme alınmış fakat dağıtımcı bulamayınca 7 sene boyunca stüdyo raflarında tozlanmış.

Tam unutulacağı sırada yapımcı Jerry Gross'un I Drink Your Blood adlı tuhaf klasikle beraber "iki film birden" kuşağında oynatılacak bir film arayışı sonucunda tekrar gündeme getirilmiş. Filmin adı diğeriyle uyumlu olsun diye I Eat Your Skin olarak yeniden düzenlenmiş. Zaten filmin Something Weird Video tarafından yayınlanan DVD'si de bu iki filmden oluşan bir "double-bill" halinde satışa sunulmuş. Filmin isminin böylesine iddialı ve filmle alakasız olmasının sebebi bu. Zaten filmde yine 68 yılı öncesi "zihin kontrolü"ne maruz kalmış köleleri görüyoruz.



Del Tenney'nin yazdığı, yapımcılığını yaptığı ve yönettiği filmde yine basmakalıp karakterlerle karşılaşıyoruz. Filmin çoğunda bağrı açık gezen, maço bir ana karakter, tuhaf maskeli bir kötü adam -ki amacı yine dünyayı ele geçirmek- ve zayıf, korunmaya muhtaç, sarışın bir kadın. Doktor Biladeau adındaki bir bilim adamı, Karayip'lerdeki bulunan Voodoo Adası'nda egzotik malzemelerle "dünyanın en ölümcül hastalığı"na bir çare aramaktadır. Yılan zehirinden oluşturduğu serum ile yerliler üzerinde yaptığı deneylerde korkunç bir sonuç elde eder: Yılan zehiri adada yaşayan yerlileri koca gözlü zombilere dönüştürmektedir. Bu olay kötü adamların ilgisini çeker. Maskeli kötü adam liderindeki kötüler ekibi, yerlileri zombiye çevirip kendisine bir ordu kurarak dünyayı ele geçirmek istemektedir. Adaya yeni romanını yazmak üzere gelen macera romanı yazarı Tom Harris'in yolu doktorun kızı olan Jeannie ile kesişir ve birbirlerine aşık olurlar. Daha sonra bir takım aksiyonlar neticesinde Tom, olayları araştırmaya başlar.



I Eat Your Skin, zombi filmlerinin eşiği olan Night of the Living Dead'den birkaç sene önce çekilmesine rağmen birkaç sene sonra gösterime girdiği için klasik zombi filmlerine bir bakış gibi nitelendirilebilir. Romero'nun filmiyle metamorfoza uğrayan zombi alt türü artık yeni haliyle ürün vermeye başlamışken ortaya çıkan bu film hem inandırıcılıktan uzak, hem de başarısız bir film olduğundan dolayı izlendi ve unutulup gitti. Filmin sonundaki maket olduğu gayet net bir şekilde anlaşılan ada filmin genelinde kullanılan "idare eder" denilebilecek makyaj ve efektlerin üzerine tüy dikiyor. Yine de "kötü film"lerin sevenleri tarafından bir cevher olduğuna inandığım I Eat Your Skin bütün klişeleri ve dandikliğine rağmen (hatta bu şekilde olduğu için) izlemeye değer, eğlenceli bir film.

Devam filmi niteliğin de ki I Drink Your Blood (tıklayınız)

Gönderen:Mister Mert/zombifilm.blogspot.com aittir.



Devamını okuyun...>>

4 Ocak 2011 Salı

Mark of the Vampire (1935)



Sinema hayatı erken sonlandırılan Tod Browning'ın beyaz perde'de yer alacak son filmlerinden biri olan Mark of the Vampire (1935),Kadrolu diye adlandırabileceğimiz oyuncu kadrosuyla unutulmaz bir eserdir.

Sinema salonlarında ilk gösterime girdiğinde Dracula (1931)'ın tekrar yapımı olduğuna dair söylentiler çıkmış ardından Browning'ın hokus-pokus yoluyla kaybedilen filmi London after Midnight olduğu ileri sürülmüştür.

Tod Browining'ın 20'lerin sonunda başlayan korku filmleri 1935'te Mark of the Vampire ile son buluyor ve ardından da yönetmenin 1939 yılında yönettiği son filmi olan Miracles for Sales ile kariyerini noktalamak zorunda kalmış.Dönemin sansür engeline takılıp bolcana makas yiyen filmleri ile dönemin toz pembe aşk filmlerini çeken yönetmenleri arasında kötü adam konumuna düşmüştür.


Gizem/Korku tarzındaki bu atmosferik yapım tadında mizahi öğeler içermektedir.Vampir filmi olmasına karşın Bela Lugosi'nın arka planda olması ve alışıla gelmişin dışındaki senaryosu ile Mark of the Vampire unutulmaz Vampir filmlerinden biridir.

75 dakika olan film günümüze 60 dakika olarak ulaşmış,sinemada da ise vakti zamanında bu nasıl zalimlik denilerek 15 dakika küt çöpe atılarak katledilmiştir.Bu kesik 15 dakikalık kısmı yokluğunu fazlasıyla hissettirmekte.

Bela Lugosi dışında Lionel Barrymore,Lionel Atwill,Michael Visaroff dışında ilk sinema filmi ile unutulmaz olan Carroll Borland yer almakta.


Carroll Borland,Sinema dünyasından uzak bir şahıs olan Carroll Borland,Bela Lugosi'e kendi yazdığı Countess Dracula adlı romanı yollaması ile irtibata geçer.Lugosi tarafından ilk rolünü kapan Borland,Dracula'nın tiyatro versiyonunda Lucy'ı canlandırır.Bunun üzerine de Lugosi ile aralarında yakın bir ilişki doğar.

Mark of the Vampire'da canlandırığı karakter olan Luna ile akıllara hiç çıkmamacasına kazınan Borland,İleri ki yıllar da gelecek olan Evira,Morticia ve Vampira gibi karakterlerin ilk örneğidir.


Filmin konusuna şöyle bir göz attığımız da,

Sir Karell Borotyn evinde ölü bulunur ve boynundaki izden dolayı vampir idaları ortaya atılır.Kasabada daha önce böyle olaylar olduğuda iddaa edilmektedir.Köylü halk yere sarımsak çiçekleri asmaktadır.Bu esna da kasabadaki eski şato da hala yaşadığı ve vampir olduğu sanılan Kont Mora ve onun kızı Luna tarafından bu vahşi cinayetlerin işlendiği düşünülmektedir.Sir Karell Borotyn ölümü ile kızı olan Irena Borotyn büyük bir servet kalmıştır.Ölümle ilgili araştırma yapmak için gelen Müfettiş Neumann herkesi şüpheli olarak görmekte ve vampir hikayelerine inanmamaktadır.


Klasik vampir filmi gidişatına rağmen şaşırtıcı sonu ve eğlenceli yaklaşımıyla oldukça farklı bir vampir filmidir.

Tam anlamıyla klasik olan Mark of the Vampire mutlaka izlenmesi gereken bir yapıt olduğunu düşünüyorum.

Lord magius/Haribo extreme culture aittir.




Devamını okuyun...>>

28 Eylül 2010 Salı

Danger:Diabolik (1968)


Son dönemin en popüler film tarzlarından biri olan süper kahraman uyarlamalarına taaa vakti zamanında Mario Bava en yer altı ve şeytani hırsız,tetikçi,soyguncu gibi vasıflara sahip olan Diabolik'ı beyaz perdeye yansıtmıştır.

1968 yapımı olan film dönemin furyası olan olan saykodelik yaklaşımı ve ucuz bütçesi ile kanımca gece ve 3'ü 1 arada sinemalarının gözde filmlerinden biriydi.

Mario Bava'nın yönetmen koltuğunda yer aldığı filmde yönetmen asistanı görevinde Lamberto Bava'ı görüyoruz.

Baş rolde Diabolik rolünde Barbarella'dan da bildiğimiz John Phillip Law görüyoruz.Atletik yapısı ve karizması ile canlandırdığı hayali karaktere tam oturmuş.
Diabolik'ın Afrodit'e taş çıkartacak sevgilisi Eva Kant rolünü de dönemin seks sembollerinden olan Marisa Mell canlandırıyor.



Diabolik'ın rakipleri rolünde de büyük sinema adamı Michel Piccoli ve Thunderball (1965) kötü adam olarak yer alan Adolfo Celi yer alıyor.

Filmin konusuna geldiğimizde;

Yer altı dünyasında çıkma olan Diabolik çeşitli soygunlar yapmaktadır.10 milyon dollar gibi rakamlar onun için gayet kolay elde edilebilecek paralardır.Hükümet Diabolik için bütün özel güçleri ve hatta kanunsuzları dahi kullanır ancak banamasın demez.Hatta çaldığı 10 milyon doların içinde Eva ile seviştiği sahnede oldukça uçuk.


İlerleyen günler de Eva'nın doğum gününe denk gelen mücevherler soygunu da akıllara hayret vericidir.Diabolik kendi içinde o kadar sinsi ve güçlüdür ki devlet kasasında ki bütün altınlara bile göz dikip ülkeyi batırabilecek güçe sahiptir.

Siyah Jaguar marka arabası,özel renkli dumanları,sinsi planları,yer altında ki muhteşem
üsttü,her şeyden daha fazla değer verdiği kadını ve acayip silahları ile Diabolik kanımca en klas süper kahramanlar listesinde baş sırayı çekmektedir.


Döneminde Barbarella ve Satanik gibi en görkemli süper kahraman filmlerindendir.


Haribo puanı:Danger!!! Danger!!! Danger !!! DİABOLİK

Lord magius/Haribo extreme culture aittir.





Devamını okuyun...>>

13 Eylül 2010 Pazartesi

Death Race 2000 (1975)



70'lı yılların en çılgın filmlerden biri Death Race 2000.Hanna-Barbera'nın unutulmaz çizgi filmi Wacky Races andıran ve şiddet'e dair oldukça güzel sahneleri olan filmin prodüktörlüğünü Roger Corman üstlenmiştir.Roger Corman tarzı bir film olmasada yönetmenin namına nam katmıştır.

Charles B. Griffith,Roberth Thom ve Ib Melchior tarafından üstlenmiştir.Paul Barter'ın da yönetmen koltuğunda oturduğunu görüyoruz.Charles B.Griffith daha önce Little Horror Shop'un senaryosunda da o yer almakta.



Tam manası ile B-grade diye adlandırılan film de kanımca bütün bütçe oyuncu ve arabalara harcanmış kanımca.

David Carradine,Sylvester Stalone,Martin Kove ve Simone Griffeth gibi oyuncular yer almakta.David Carradine gene tüm oyunculuğu ile filmi sırtlarken,Sylvester Stalone'nin de karakteristik tavırları da ayrı bir hava katmakta.



Konusuna geldiğimizde

Baştan sona bir ütopya.

2000 yılına gelinmiş.Dünya'da küçük çapta bir kaos gerçekleşmiş ve ülke rejimlerinde ve dünya haritasında değişiklikler olmuş.

Dünya da düzenlenen tek spor etkinliği ise kıtalar arası otoban yarışı adındaki bir nevi gladyatör kapışlarını andıran kan sporudur.David Carradine'nın canladırdığı Frankenstein karakteri etrafında dönen film bir nevi sistem hesaplaşmaları ve toplum özgürlüklerine dair mesajlar içermekte.84 dakika boyunca ölümcül araba yarışları ve puan peşinde koşan pilotları izlemek oldukça zevkli ve eğlenceli kanımca.



Roger Corman'nın yol verdiği Paul Bartel'ın kanımca vurgun yaptığı en büyük yapım.

Post-Future tarzı filmleri seviyorsanız ve gerçek manada eğlenceli bir film arıyorsanız size her karesi dopdolu bu muhteşem yapımı kaçırmamanızı tavsiye ederim.







Lord magius/Haribo extreme culture aittir.


Devamını okuyun...>>

3 Mayıs 2010 Pazartesi

The Brain That Wouldn't Die (1962)




Soğuk savaş dönemin de yer alan filmler kadar uçuk yapıtlar bir daha gelmedi.1950 ile başlayan furya 60'lı yılların ilk yarısına kadar süre geldi.Bu acayip yapıtları ayrıca sevmemin başka bir nedeni de 2.sınıf filmlere yol vermesidir.

Bu B-Movie diye adlandırılan yapıtların ilk örneklerinden biri de 1962 yapımlı
''The Brain That Wouldn't Die''.Korku/Bilim-Kurgu'nun karanlık sinemayı istila ettiği yılların son dönemine denk gelmesine rağmen tartışılmaz derece de vurucu.

B-Movie ortamlarının temellerini atan isimlerden olan Joseph Green yönetenliğini üstlendiği filmin senaryosu ise;iler ki dönem de gelecek olan motosiklet çeteleri filmlerinin ünlü prodüktörü Rex Carlton tarafından yazılmış.

Baş rol de ise A-takımın da bile yer almış olan bu sektörün önde isimlerinden Jason Evers yer alıyor.

Filmin konusu aslında günümüz filmlerine bakıldığı zaman bir unutulmuş bir başlığa sahip.


DELİ BİLİM ADAMI

Dr.Frakenstien ve Dr.Caligari ile sinema dünyasına yerine giren ve türlü örnekleri sahip olan Deli bilim adamlarının uğraşları ve kaderleri ne yazık ki ortak.The Brain That Wouldn't Die ise;Jason Evers'ın canlandırdığı Dr.Bill Cortner hazin dramını görmekteyiz.

Genç ve idealist bir bilim adamı olan Dr.Bill Cortner ölümü yenmeyi kafasına koymuştur.Kendi gibi babası da ünlü bir bilim adamıdır.Baba-Oğul girdikleri bir ameliyat öldü diye morg yollanacak olan bir bedeni yeniden canlandırarak herkesi şaşırtan genç bilim adamı işi ileri götürmenin peşindedir.

Ameliyatın ardından sevgilisi ile geçirmeyi planladığı hafta sonu ansızın gelen telefonla bozulur.Kır evinde ki laboratuvar dan arayan yardımcısı Kurt işlerin ters gittiğinden bahseder.


Acele ile hastaneden çıkan çift,kır evinin yakınlarında kaza yapar ve Dr.Bill Cortner'ın sevgilisi Jan hayatını kaybeder.Kafası kopan genç bayanın kellesini kaptığı gibi kır evine koşan Dr.Cortner kendi yöntemleri ile genç bayanın beynini hayatta tutar.

BIRAK TA ÖLEYİM...

Genç bayan gözlerini açtığın da ilk azından dökülen kelimedir.Dr.Contner güzel bir beden bulmak için yolla çıkar.Bir kaç dans klubu gezer ve zaman git gide azalmaktadır.


Ucube yardımcı ve gizli kapının ardında tutulan deney sonucu mutasyona uğramış kobay ve sevgilisinin şeytanice konuşan kafası muhteşem replikler dökmektedir.

Burada yer alan replikler ''Raven'' ve ''Bride of Monster'' andırmaktadır.

Dönemin filmlerine göre açıklıkta içeren bu film de toplumun bulunduğu durumda el atılmıştır.Ayrıca gene Dönemin bir çok erkek dergisi tarafından görülmeye değer filmler listesinde yer almaktadır.


The Brain That Wouldn't Die kesinlikle hastalıklı ve ucube sel işleri koşturan herkesin beğenisini kazanacak bir yapıt.İzlemenizi tavsiye ederim.

Haribo puanı:Alkoliklerin şişeleri,keşlerin iğneler var.Oysa ki benim düzgün bir elim bile yok.

Lord magius/Haribo extreme culture aittir.



Devamını okuyun...>>

9 Nisan 2010 Cuma

The Corpse Grinders (1971)


Sabahları baş ucunuzda, muzip bakışlarıyla sizi uyandırmak için elinden geleni yapan,sevimli görünüşleriyle saatlerce bıkıp usanmadan oyun oynayabilen biricik kediniz gün gelip de boğazınıza yapışıp sizi paramparça etmeye kalkarsa hiç şaşırmayın!Öncelikle yedirdiğiniz mamayı kontrol ettirmenizde fayda var.Eğer bunu ihtimal dışı bir şey olarak görüyorsanız size 1971 yapımı 'The Corpse Grinders'ı izlemenizi tavsiye ederim.


1971 yılında,Hırvat asıllı Amerikalı bağımsız kült yönetmen Ted V.Mikels tarafından çekilen'The Corpse Grinders',yönetmenin oldukça tepki almasına ve biraz da dışlanmasına sebep olmuştur.Elbet ki,çok düşük bütçeyle çekilmiş bu filmden üst düzey bir oyunculuk performansı,geniş mekanlar ve kaliteli sahne çekilmeleri beklemek anlamsız olur.

Aslına bakılırsa kedilerin sahiplerine saldırma sahneleri ve filmin genelindeki kanlı sahneler gore film tutkunlarını memnun edebilecek düzeyde.Özellikle kedilerin saldırma sahnelerindeki gerçekçiliğe dikkat çekmek isterim.

Her şeyden önce 'Astro Zombies' gibi akılları alan bir filmin yönetmeninin elinden çıktığı için çok da endişe etmememiz gerekir izlemek için. Tabi bu filmde de Astro Zombies de olduğu gibi olaya dahil olan birbirinden farklı birçok karakter bulunmaktadır ve zaman zaman bu bir karmaşa halini almaktadır(mafya,dedektif,doktormezarcı gibi).


Filmin gizemi henüz daha başlarındayken izleyici tarafından kolayca çözülebildiği için pek çok kişi tarafından sıkıcı bulunmuştur.Ancak izlerken gayet keyif alınabildiği için bu durumu pek göz önünde bulundurmuyorum açıkçası.


Filmimiz Dr. Howard Glass(Sean Kenney)'ın ofisindeki normal bir gün ile başlamaktadır. Daha sonra bomba gibi bir sarışın olan hemşire Angie' yi görürüz ve keyfimiz daha da yerine gelmeye başlar.Hemşire Angie(Monika Kelly) doktorun laboratuvarındaki ilaç vitrininden, herkesin ilaç getirmesini beklediği sırada,viski çıkarır ve doktora verir(eh doktorun o anki ihtiyacı olan ilaç da viski olsa gerek).Hemşirenin kedisi de bir kenarda yemeğini yemektedir bu arada.Ve bir anda sevimli kedi Dr.Glass'ın boynuna yapışır ve parçalamaya çalışır.Her ikisi de bu duruma anlam veremez ve hemşire güzel sözleri ile doktoru sakinleştirir.


Daha sonra yönetmen bizleri mezarcı(Stephen Lester) ile tanıştırmaktadır.Oldukça rahatsız bir tip olan bu adamın ev halide doğal olarak durumuna oldukça uygun.Karısı oyuncak bir bebek ile canlıymış gibi ilişki kurmuş ve onu sevip besliyor.Bu sahnelerde çok çarpık ve karmaşık bir aile tablosu çizmektedir aslında yönetmen.Sürekli çikolata yiyen bu adam, mezarcılığını yaptığı yerden cesetleri çıkartarak 'Lotus Cat Food' kedi maması firmasına satmaktadır.Ancak bu işte mezarcıyı memnun etmeyen bir taraf var ki; o da parasını bir türlü alamamasıdır.

'Lotus Cat Food' firması filmin en önemli mekanı şüphesiz.Çünkü sabırsızlıkla beklediğimiz corpse grinder bu firmanın yazıhanesinin bulunduğu yerin bodrum katında yer almaktadır. Mezarcıdan aldıkları cesetleri burada değerlendiren firma,bu cesetlerden grinder sayesinde kedi maması yapabilmektedirler.

Birçok kedi saldırısı vakasının yaşanması doktoru derhal harekete geçirir.Güzel hemşiresiyle birlikte kedilerin yediği mamadan şüphelenen doktor,bu mamaları incelemeye alır.Ve neticede bu mamaların içerisinde insan eti katkısının bulunduğunu fark ederler. Bu saatten sonra başlayan olayı çözme girişimleri, daha nice güzellerin kedi saldırılarıyla paramparça edildiği sahneler eşliğinde gelişip gitmektedir.Ara ara olaya müdahil olan mafya ve dedektif, bunlarda nereden çıktı dedirtiyor insana.
Nihayetinde doktorun ve dedektifin çabalarıyla çözülen olay sonunda 'Lotus Cat Food' firması sahibi hakkettiği yeri buluyor(tabi ki corpse grinderda paramparça olmak).

Bir dönem Amerikan basınında, insan etinin hayvan gıdalarında kullanıldığı ile ilgili skandal haberlerin yer alması ve yönetmenin zekice kurgusu 'The Corpse Grinders'ın ortaya çıkmasını sağlamıştır şüphesiz.Sosyal bir sorunun ele alındığını da söylemek gerekir.

Eğer bir B-Movie hayranıysanız izlemenizi şiddetle tavsiye edebileceğim bir film 'The Corpse Grinders'.Tabi ki de death metal de bu filmden kendine düşen payı almış.Cannibal Corpse'un şimdi ki vokali George "Corpsegrinder" Fisher,hem lakabı hem de kendisinin ilk death metal grubunun ismidir.Sizinde kült klasiklerinizin arasında yer alacağından hiç şüpheniz olmasın.



Weasel/Haribo extreme culture aittir.


Devamını okuyun...>>
Related Posts with Thumbnails