‘Büyük savaş’tan sonraki
fiziksel ve psikolojik zedelenmeler, ekonominin çöküşü, manevi değerlerin
altüst oluşu ve tutkuların bilenmesi hem güçlü hem de umutsuzluk taşan
eserlerle dışa vurulmuştu. Bu dönem Alman sessiz sinemasının bütün gücünü
büyüleyici bir şiirselliğe verdiği en parlak dönemiydi. Alman dışavurumcu
sineması için bir manifesto anlamına gelen bu film hem tasarımı hem de
mesajlarıyla dönemine damgasını vurmuştur.
İnsanlığın gördüğü ilk ‘büyük savaş’ biteli çok olmamıştı. Bu ilk büyük kitlesel savaşın sonrasında savaşın diğer tarafları gibi Almanya da korkunç kayıplar yaşadı. Toplumsal bunalımları açık ve örtülü şekilde uzun süre devam etti. Alman dışavurumculuğunun en çarpıcı ürünlerinden biri olan NOSFERATU da bu bunalıma karşı güçlü bir başkaldırı filmi olarak düşünülebilir.
Alfred Hitchock'un ilk filmlerinden The Lodger:A Story of the London Fog sesiz sinemanın en ileri eserlerinden biri.1927 yılında beyaz perde de yerini alan bu karanlık hikaye aynı zamanda en iyi sesiz korku filmlerindendir.
Londra'nın karanlık sokaklarında ki şeytani bir yüz olan karın deşen jack'ten esinlenerek yazılan Lodger adlı romandan uyarlama olan film.Alfred Hitchock'un gerilim ve gizem hakkındaki ilk çalışmasıdır.
Marie Belloc Lowndes tarafından yazılan bu esrarlı hikaye daha sonraki yıllarda da popülerliğini yitirmeyip beyaz perde ki yoluna devam edecektir.
Döneminin büyük oyuncularından olan Ivor Novello'nun kiracı rolünde yer aldığı filmde Alfred Hitchock'un müthiş yönetmenlik kabiliyeti filmi günümüzde dahi heyecan verici halde olmasını sağlamaktadır.
İntikamcı (Avenger) adındaki bir seri katilin londra sokaklarında yaratığı korku ve dehşeti çevredeki insanların dram ve merakları üzerinden anlatarak ilerleyen Hitchock,Dönemi için ileri grafik ve çekim teknikleriyle izleyenleri şaşırtmaktadır.
Film'ın ilk sahnelerinde gözüken çakarlı yazılar ''Bu akşam altın bukleler ve Cinayet'' gibi yazılar oldukça dikkat çekici.Bunun dışında kiraladığı dikkatleri üzerine çeken kiracının oda da volta attığı sahne ve o sahnelerin aktarımı sıra dışı tarzıyla Alfred Hitchock'un kalitesini ortaya koymaktadır.
Filmin en meşhur sahnesi olan linç sahnesi ise sinema tarihine altın harflerle kazınmıştır.Alfred Hitchock'un ilk dönem filmlerinden olan The Lodger:A story of the London fog tüm sinema severlerin izlemesi gereken bir film olduğu kesin kanımdır.
Lord magius/Haribo extreme culture aittir.
Vampiler,kan emiciler ve lanetli ölümsüzler yüzyıllar boyunca insanoğlu üzerinde korku saçmış ve hala belirli bir algı yaşına gelene kadar da saçmaya devam etmektedir.
1890'lı yıllar da Bram Stoker'ın yazdığı ünlü Dracula romanı ile vampirler sanat için ayrı bir hal almıştır.
Kötülüğün göstergesi olan bu kana susamış vahşiler 18.yüzyılın sonlarında ve 19 yüzyılın başların da sembolize edilerek kullanılırken ilk ve en eski dışa vurumcular dan olan F.W Murnau tarafından doğada ki görünümün dışında gaddar ve ahlaksız bir halde ele alınmıştır ve böylece 1922 itibari ile vampirler sinema perdelerin de gözükmüşlerdir.
Hernik Galeen tarafından Bram Stoker'ın hikayesinden uyarlanan Nosferatu,kanımca gelmiş geçmiş en korkunç vampirdir.
Max Schreck tarafından Graf ''Kont'' Orlok yani Nosferatu karakteri canlandırılmıştır.Korku filmi tarihin de ki ilk kötü adam olma ünvanına da sahip olan Schreck,o dönem de canlandırdığı karaketerleri bulunduğumuz dönem de dahi oynanmasının hiç kolay olmadığı kesin.
Sesiz film olan Nosferatu'nun izlenirliği ve akıcılığı gayet yüksek.Orjinalin de fon da klasik müzik tansiyonu artırmakta.Sonra ki yıllarda çıkan editli versiyonlarında ise daha farklı atmosferik müzikler filme eşlik etmektedir.
Filmin konusu bilğimiz diğer vampir hikayeleri ile aynı giriş-gelişme ve sonuçlardan oluşmakta.
Thomas Hutter Almanya'nın Bremen'e bağlı Wisburg isimli küçük bir kasabasında karısı Ellen ile birlikte yaşamaktadır. Transilvanya'da yaşayan Kont Orlok'dan bir mektup gelir. Bazı sembollerle dolu bu mektubu Renfield isimli kişi Hutter için okur. Zengin bir kişi olan Kont Orlok ile emlak anlaşması yapmak için Hutter Transilvanya'ya gidecektir. Kont Orlok, Karpat Dağlarının eteklerinde yaşadığını ve şatosunun yerini mektupta belirtmiştir. Büyük bir heves içinde Kont Orlok ile emlak anlaşması yampak için giden Hutter karısı ile vedalaşıp hazırlanır. Almanya'dan Transilvanya'ya doğru yola çıkar. Ellen, Hutter'in Transilvanya'ya gitmek istemesini yine de pek hoş karşılamaz.Kont Orlak'ın ziyaretine giden Hutter için artık hiç bir şey eskisi gibi olamayacaktır....
Film de en çok dikkatimizi çeken görsel öğe kuşkusuz gölge oyunları.Kont Orlak'ın gözüktüğü sahneler de ki muhteşem gölgelendirmeler o tarihte USA sinemasınde yer almamaktadır.Böylece Avrupa sinemasının korku filmleri adına ne kadar ileride olduğunu rahatlıkla görebilmekteyiz.
Gene Nosferatunun gaddarlığını attırmak adına yapılmış olan oldukça sade ve bir o kadar da etkili olan makyajı,günümüzün abartılı efektlerinden daha etkilidir.Kulaklarının sivriliği,uzun tırnakları,bozuk dişleri ve gözlerinin altına çekilmiş olan sürme ile Max Schreck oyunculuğunun birleşmesi yeterli olmuş.
Filmde yer alan en çarpıcı üç sahne var ki görsel açıdan had safada.İlki nosferatunun tabuttan kalkış sahnesi.İkincisi soluk kesen kapıda dikildiği sahne , en gaddar ve insana korkuyu hissetiren ise üçüncü bitmek bilmeyen merdivenlerden çıkış sahnesi.
Gerçek bir vampir filmi izlemek istiyorsanız kuşkusuz aradığınız film Nosferatu;günümüzün eşcinsel ve karı kılıklı vampirleri ile uzaktan yakından kan bağı olmayan Nosferatu,en ilkel korkularınızı yeniden su yüzüne çıkartıcaktır.
Korku sinemasını ikiye ayırmışımdır her zaman kendimce.Birincisi görsel olarak etkileyici olanlar,İkincisi ise düşünce sınırlarını zorlayıp;kurgu ve havası ile izleyiciyi içine çekenler olarak.Tabi bunlarda içinde iki ayrı kola ayrılmakta.Bol istismar içeren ahlak sınırlarını zorlayanlar ve diğer muhafazakar tarzdaki filmler diye.Oldum olası ısınamamışımdır tutucu korku filmlerine hollywood'ta binlerce örneği var.Hala daha temcit pilavı gibi icra edilmekte.
Aftermath ise tabi ki de bu kapalı yapanın,birilerinin baskısı altında kalmış bir film değil.İnsani olabilecek bütün duyguları harcayan,kan donduran bu kadar da olur mu dedirten tarzda bir yapıt.1994 yılında Nacho Cerda adında ki genç ispanyol yönetmen tarafından çekilen bu muhteşem kısa film adamı insanlıktan çıkartacak gore sahneleri barındıran en başarılı filmlerden biri kuşkusuz.
İlk halin de film 2 saat 30 dakika.Ancak maddi açıdan külfetli hale geldiği için 30 dakikalık bir kısa film haline getirilmiş.Uzun metrajlı hali piyasa da yok ancak elbet bir şekilde günü gelir düşer.Ama insanlığın daha buna hazır olduğuna inanmıyorum.Her şeyin çivisi çıkmış daha ne olsun diyorsanız size kısaca filmin konusundan bahsedeyim:
İspanya da bir hastane morgunda geçiyor bütün film.Konuşma hiç yok.Otopsi ortamları var.Morgda çalışan bir morg doktorunun çevirdiği işler.Ölü sevicilik,cesetlere uygulanılan şiddet ve hatta organları alıp evde ziyafet çekmeye kadar her şey.Fonda sadece Wolfgang Amadeus Mozart'ın unutulmaz eserlerinden biri olan Lacrimosa çalıyor.İşte böyle bir film defalarca döndüre döndüre büyük bir zevkle izledim ancak hala film de kullanılan cesetlerin ve organların gerçek mi yoksa yapay mı olduğuna karar veremedim.
Ölü sevicilik,ceset sapkınlıklar ve yamyamcıklıkla alakalı filmler genelin de yeri çok çok yukarıda olduğu kesin.Gore/seks/vahşet/istismar ve gerçekçilik arıyorsanız kesinlik kaçırmamanızı tavsiye ederim.Death Metal/Goregrind işlerine bakıyorsanız izlememeniz kesinlikle büyük kayıp olur.