1960’lı yılların ortalarından başlayarak tüm dünyaya yayılan özgürlük
hareketiyle birlikte sinemada pornografi de yükselişe geçmiştir. Ataerkil
düzene başkaldıran gençler, siyahiler, kadınlar, eşcinseller ya da kısaca
ötekiler, seslerini yükselttikçe tüm uluslarda çeşitli sosyo-siyasal hareketlilikler
gözlemlenmiştir. 1968 gençlik hareketlerinin dünyanın dört bir yanında farklı
etkileri olurken, özellikle Avrupa kıtasında ve Amerika Birleşik Devletleri’nde
yeni Fransız düşüncesi ile birlikte parçalı düşünce yapısı yaygınlaşmaya
başlamış ve öteki, daha gün yüzüne çıkar hale gelmiştir. Bu dönemki en çok ses
getiren eylemliliklerden biri de özgür cinsel yaşam istencidir. Kadınları
sadece üreme aracı olarak algılayan ahlak koruyucusu kilise ve kadınları alt
varlıklar olarak gören devlet erkânları, kadınların hak savunusu karşısında
falluslarını koruma isteğine gitmişlerdir.
Fransız sinemasının 70’li yıllarda yarattığı “Emmanuelle” karakteri ve bu karakter ile çekilen bir çok soft-erotik seri tüm dünya çapında büyük ilgi gördü. Serinin elde ettiği başarı ve popülerlik, sexplotion türünde sıra dışı ve sansasyonel filmler otaya koymuş olan usta yönetmen Joe D’Amato nun gözünden kaçmamış ve bu furyada kendi payına düşeni en iyi şekilde değerlendirmiştir.
“Black Emanuelle” olarak ünlenen Endonezya’lı seksi oyuncu Laura Gemser ve D’Amato nun birlikteliği seriyi bambaşka bir boyuta taşımıştır. Yönetmenin orijinal senaryoyu belirli yönlerden referans alması dışında neredeyse isim benzerliği dışında çok fazla bir ortak yan bulmak mümkün değil. Tamamiyle kendine özgü, çarpıcı ve sıra dışı bir kurguyla birbirinden keyifli birçok filme imza atmıştır. “Canibalizm” den tutun da ihtişamlı seks tarikatlarına kadar dönemin en revaçta olan kurguları bir bir bu serinin içerisinde yer almıştır. Laura Gemser’ın büyüleyici görüntüsü ve arzuları tetikleyen cümleleri bu filmleri şüphesiz daha bir izlenir kılmaktadır.
Genellikle cinsel özgürlük tutkunu ve özgür aşkın peşinden giden bir kadın karakteri ile karşı karşıyayızdır bu filmlerde. Her ortam ve koşulda bu tutkunun peşinden gitmekle beraber, kadının cinsel obje olarak her fırsatta en ağır biçimde tüketilmesi gerçeğiyle yüz yüze gelmekten de kaçınamaz baş karakterimiz. Ve bu konuda üstlendiği sorumluluk bilinciyle kimi zaman gazeteci kimi zaman araştırmacı ya da bir foto muhabir olarak bu durumları göz önüne sermek için olayların doğrudan içerisinde yer almayı hedefler. Ondan sonrası malum; başlasın macera, sex partileri, uyuşturucu, yamyam kabileler, sapkın zenginler, ihtişamlı malikanelerinde haremler kurmuş baronlar vs.
Aynı zamanda bu seri bir turizm rehberi havasındadır. Amerika’dan uzak doğuya kadar pek çok ülkede çekimler yapılarak uluslararası bir içerik kazandırılmıştır filmlere. 1972 yapımı Emanuelle In America D’Amato nun serideki ikinci filmidir. Arkasından gelen Emanuella Around The World filmi ile ortak bir kurguya sahip bu filmde, Laura Gemser (Emanuella) her türlü tehlikeye cesurca atılan ve özgüveni son derece yüksek, kadın istismarına dair bütün gerçekleri tüm çıplaklığı ile ortaya sermeyi kafasına koymuş bir foto muhabir/serbest gazeteci olarak karşımızdadır. New York’ ta başlayan hikayemiz Emanuella’nın, Eric Van Darren (Lars Bloch) isimli baronun malikanesinde kurduğu harem benzeri, her türlü cinsel arzunun tatminini amaçlayan ve bu anlamda sınırları zorlayan ortama dahil olmasıyla sıkı bir başlangıç yapar.
Malikaneye seçilen kadınların her birinin ayrı bir burçtan olması ve havuz başındayken üzerlerinde kendi burçlarını simgeleyen amblemlerin yer aldığı tangalarla ortalıkta gezinmeleri türünden bir çok fanteziyle karşılaşmak mümkün bu sahnelerde. Özellikle baronun bir akşam tüm ahaliyi toplayıp çiftlikteki ahıra götürdüğü sahne izleyenleri hayrete düşürecek cinsten. Burada baron, kızlarından birisinin ahırın içindeki bir atın karşısında çırılçıplak bir şekilde ve şehvetli inlemeleriyle hayvanı azdırmasını konuklarına izlettirir. Emanuelle, işine yarayacak görüntüleri kolyesinin içinde yer alan minyatür fotoğraf makinesi ile çektikten sonra burada daha fazla yapacak bir şeyi kalmadığından kaçarak orayı terk eder. Tabi bu arada da ortamdaki her türlü zevkin tadını çıkarmayı da ihmal etmez.
Kaçarken evde tanıştığı bir adamın arabasına saklanan seksi muhabirimiz, bu şahsın Mount Elba dükü olduğunu öğrenir. Gerçek bir dük olmasını hayretle karşılayan Emanuelle, yeni bir maceraya atılmanın heyecanıyla, adamın davetini memnuniyetle kabul eder. Tam anlamıyla aristokrat bir karakter olan Dük Alfredo Elvize (Gabriele Tinti), misafirini güzel karısına takdim eder ve evliliğin güzellikleri hakkında Emanuelle’ya kısa bir nasihatte bulunarak, en kısa zamanda kendisinin de bunu denemesi gerektiğini söylerler. Fakat evliliğin özgür aşkı öldürmek demek olduğunu dile getiren oyuncumuz, bu konudaki net tavrını ortaya koyar ve evlilik hakkında ki tereddütlerinin boşa olmadığı kısa sürede bir kez daha kanıtlanır. Alfredo ve karısı cinsel tatmin konusunda bir hayli sıkıntı içindedirler. Evliliğin getirmiş olduğu cinsel monotonluk sorununu gayet iyi bilen Emanuelle, bu duruma hiç şaşırmaz ve çiftin bu konudaki sıkıntılarını, olaya direk dahil olarak çözer. Bu anlamda filmdeki Emanuelle karakteri, adeta cinsellik konusunda eğitici/öğretici bir misyona sahiptir.
Dük ve karısının malikanelerinde vermiş oldukları davette Emanuelle, bu kez de burjuva kesimin arsız ve çılgınca seks partilerine şahit olur. Bu davette öğrendiği,ahlaksız zengin kadınların her türlü fantezilerini icra edebilecekleri bir tatil köyünden haberdar olur ve hemen yola çıkar. Burada parayı bastıranın zevkine göre istediği tarzda erkeği satın alabildiğini gören Emanuelle fırsattan istifade, yapacağı haber için bolca malzeme toplar. Bu sefer de erkeğin cinsel bir obje olarak tüketimine şahit olan seksi yıldız, cinsel istismarda erkeğin de en az kadınlar kadar bu işte kurban olarak seçilebileceğini görür. Pansiyondaki odaları tek tek dolaşıp, kapı aralıklarından resimler çekerken, bir odada gördüğü olay kendisini dehşete düşürür. Burada müşteri olan kadın seçtiği adamla sevişirken videoda son derece şiddet içerikli hardcore seks sahnelerini izleyerek tatmine ulaşmaktadır. Bu duruma bir hayli öfkelenir muhabirimiz.
Yaşadığı tüm bu maceralardan sonra, artık mevzunun tam anlamıyla kökenine gitmek ister ve tanıştığı bir senatör ile yaşadıkları, izleyenlere mevzunun derin devlet işi olduğunu düşündürtür insana. Senatör, Emanuelle’nın kendisinden talep ettiği hardcore seks görüntülerini anında izlettirir ona. Ve bu görüntülerde askerlerin, ele geçirdikleri kadın esirlere her türlü işkence yöntemiyle tecavüz ettikleri görülmektedir. Senatör, kendisine gördüklerini çıplak gözle izleyebilme olanağını talep eder ve içkisine koyduğu L.C.D. ile onu muazzam bir yolculuğa çıkarır. Bu sahnelerde özellikle Vietnam Savaşı döneminde askerler üzerinde yapılan L.C.D. denemelerine güzel bir gönderme vardır.
Emanuella In America, hem kurgu çeşitliliği hem de dozu her saniye yüksekte olan macera dolu atmosferiyle, seyir zevkimizi doyuma ulaştıran bir yapım. Her daim, sexplotion türünün takipçilerinin baş yapıtlarından biri olmayı sürdürecektir diye düşünüyorum. Kısa bir süre önce hayata gözlerini uman efsanevi Emmanuella serisinin muhteşem oyuncusu Sylvia Kristell’ide saygıyla anmadan geçmek istemiyorum. O güzel bedeninin huzurla uyuması dileğiyle…
İspanyol korku sineması Avrupa korku filmlerinin tüm karakteristik özelliklerini taşımakta.Belirli isimlerin dışında diğerleri İtalyan,İngiliz ve Fransız yapımlarının en belirgin özelliklerini kendi yapımlarında bir araya getirmişler.
La llamada del vampiro (1972)yukarıda bahsettiğim tarzda bir yapım.Gerilim,suç ve korku tarzında bir çok filme imza atan José María Elorrieta yönetmen koltuğunda oturmakta.
Aynı zamanda yapımın senaryosu da yönetmene ait. Elottieta ismi bir çok B-movie ve korku filmi izleyicisine yabancı gelmemektedir. Jose Maria'nın oğlu ve torunu da bu sektör de çeşitli işler yapmışlardır.
Filmin en belirgin özelliği ise; o dönem ki İspanyol korku filmlerinde ne kadar yan rol de yer alan seksi kadın varsa bu filmde bir araya geldiklerini görüyoruz.Bu acıdan film bana biraz olsun Hammer yapımın unutulmazlarından The Vampire Lover (1970),Twin of Evil (1971) ve Lust for a Vampire (1972) andırmakta.O dönemler de ki bütün vampir filmlerinin en başlıca özelliği ise kadın vampirlerin çekicilikleriyle ön plana çıkmaları.Bunun en büyük avantajıysa defalarca kez işlenen vampir temasının daha cazip bir hale getirmesini sağlamak.Aynı şekilde Jesus Franco'nun baş yapıtlarından biri olan Vampyros Lesbos (1971)'da bu türün en bilindik örneklerinden biri.
Konu olarak Klasik gotik korku ögeleriyle süslü olan filmin asıl mevzusu dönemine uygun olarak çıplaklık .Saykodelik Rock gruplarının ve dünya da ki uyuşturucu kullanımının tavan yaptığı tarihler olduğunu ele alırsak bu tarz yapımlar seyrine doyumu olmayan filmlerdir.
Film bütünüyle olması gereken gibi ilerliyor gayet usturuplu hatta bazı sahneleri bu kadar düşük bir bütçeli bir yapım için oldukça kaliteli.Bütün mevzu filmin giriş ve kapanış sahnesinde.Ne yazık ki son 10 dakikasını 2'şer 3'er dakikalar olarak filmin içine serpiştirilmiş olsaydı kademeli bir meraka neden olabilirdi ancak, bir anda sonlanması Avrupa korku sinemasında alışık olduğumuz bir durum.
Son olarak ise tam bir usturuplu pornografik kanalın gündüz kuşağında yayınlayacağı cinsten bir yapım olan La llamada del vampiro aka Curse of the Vampyr (1972),kadın vampirlerin şatafatlı zamanlarında yer almış olan tam meraklısına hitap eden bir yapım.
80'li yıllarda Filipinler de çekilmiş akıl dışı bir çok gerilim,korku,dövüş ve macera filmi insan aklının sınırlarını zorlayacak derecede.Sınırsız mermiler,yenilmez düşmanlar,zombi karateciler,antik zamanlardan gelen insan avcıları...
Bu filmlerin konuları,oyuncuları ya da yönetmenleri değişse bile ortak noktaları her zaman aynı.
Yaşanacak yer FİLİPİNLER !!!
1981 yapımı bir dövüş filmi olan Firecracker aka Nude Fist,Filipinli meşhur Blaxploitation yönetmeni Cirio H. Santiago tarafından yönetilmiş.Yönetmenin en iyi filmi diyebileceğim bir yapım olmasa da yönetmenin filmografisi arasında göze çarpan bir film.
Filmin baş rollerinde ise Jillian Kesner, Darby Hinton ve Rey Malonzo yer almakta.Filmin asıl kahramanı ise seksi oyuncu Jillian Kesner.Dövüş sahnelerinde tatmin edici bir iş çıkaran güzel oyuncu,güzelliğini öne çıkardığı sahnelerle de izleyenlere dört dörtlük bir seyir zevki sunmakta.
Kimliği belirsiz kişiler tarafından kız kardeşi kaçırılan Susanne Carter,Filipinlerin yolunu tutar.Gelir gelmez uyuşturucu karteli tarafından tehdit olarak algılanan Susanne Carter,Filmin başlarında ki İç çamaşırlarıyla sergilediği dövüş performansıyla filmin adına yakışır bir iş çıkartıyor.
Carter'ın beşinci seviye bir kara kuşat olduğundan habersiz olan kötü adamlar yedikleri dayakla baltayı taşa vuruyorlar.
Kız kardeşini bir an önce bulmak için vakit kaybetmeyen Susanne'a girdiği bir barda tekrardan dövüş kabiliyetlerini sergiler ancak bu sefer yanında filmin iyi adamları barmen ve Bruce Lee klonu garson çocukta vardır.
Susanne'nın kardeşini tanıyan barmen,Susanne'a en önemli ip ucunu veririr.
Filipin exploitation sinemasından büyük bir yeri olan Ken Metcalfe filmde çok yer almasa kilit isim görevini görüyor.Yasa dışı dövüş ve uyuşturucu karteli olan Erik'ın bu işinde yer aldığını aldığını öğrenen Susanne onların arasına sızarak kız kardeşini kurtarmaya karar verir.
Bu konuda ona en büyük yardım ise bükülmez bileği ve göz alıcı güzelliğinden gelmektedir.
Filmin genel aksiyon sahneleri dışında filmin en önemli iki sahnesi,Jillian Kesner'ın çıplak dövüştüğü sahne ve Darby Hinton'la olan sevişme sahnesi.
Kadın kahramanların ön planda yer aldığı bir dönemin en eğlenceli yapımlarından biri olan Firecracker aka Nude Fist,exploitation meraklılarını tatmin edeceği kesin.
1974 yılında The Texas Chainsaw Massacre ile tüm Teksas eyaleti sarsılmışken tam onbir sene sonra bir katliam daha yaşanmaya başlar.Bu sefer ise cinayet aleti çivi silahıdır.1985 yapımı slaher filmi olan The Nail Gun Massacre türünün diğer filmlerine oranla daha geri planda kalmış bir yapım.
Bill Leslie ve Terry Lofton tarafından yönetilen filmin senaryosu da Terry Lofton'a ait.Filmin baş rollerinde ise Rocky Patterson, Ron Queen ve Beau Leland yer almakta.Film de yer alan oyuncuların bir çoğunun ilk ve tek deneyimi olmuş.
Yönetmenler adına da aynı şey geçerli bu filmin ardından başka bir film projesine girişmemişler.
Peki film kötü mü?
Hayır.
Bir grup inşaat işçisi genç bir kadına tecavüz ederler ve bir kaç ay sonra askeri kıyafet giyen,motor kaskı takan ve elektronik sesler çıkartan psikopat bir seri katil ortaya çıkar.İlk işlediği bir kaç cinayet genç kadına tecavüz eden gruptan insandır.Ancak bu ilerleyenler zamanlar da önüne çıkan herkesi avlamaya başlar.Av silahı ise çivi tabancası dır.
Film başlar başlamaz daha ilk saniyelerinde tecavüz gerçekleşir ve ardından gelen bir kaç dakika sonra çivici ortaya çıkar ve cinayetler ardı ardına gelir.
Kasabanın şerifi ve doktoru olaya el atsa da hiç bir ip ucu ya da görgü tanığı bulamazlar.Her daim katilden bir adım geride olmalarına rağmen katilin cenaze arabası benzeri olan arabasını teşhis edebilmişlerdir.
Kurbanlarını hemen hemen her yerinden çivileyerek öldüren Çivici aklınıza gelebilecek her yerde insanların karşına çıkıp canlarını almaktadır.
Filmin ilerleyişine bakıldığında hiç bir şey için neden gösterilmemektedir.İnşaat işçilerinin neden kıza tecavüz ettiği ya da Çivicinin kurbanlarını neye göre öldürdüğünü ancak filmin sonlarına doğru anlamaktayız.
Tek eksik yön olan kurgu dışında The Nail Gun Massacre (1985) tarihi ve tarzı adına gaddar bir yapım.Seks sahnelerinin de açıkça sergilendiği film,seks üzerine yoğunlaşarak ilerleyen bir film olsaymış eğer muhteşem bir sexplotation/korku yapımı bizi bekliyor olurmuş.
Öyle ya da böyle Slasher filmlerini seven tüm korku izleyicilerinin beğeneceği The Nail Gun Massacre kaçırılmaması gereken bir film.
Exorcist'ın açtığı ''possessed'' yolunda günümüze gelene kadar bin bir türlü uyarlaması beyaz perdede yer almış ve hepsi de kendi tarzlarında sinemaya damga vurmuştur.
Hemen hemen her ülkenin ya birebir kopyası ya da kendice uyarlamalarının var olduğunu gördüğümüz film ve uyarlamalarında farklı kalıpların öne çıktığını görmekteyiz.1982 yapımı La Bimba di Satana italyan sinemasının köklü yönetmenlerinden olan Mario Bianchi'nin takma isim kullanmadan çektiği nadir filmlerden biri.İtalyan pornografik ve erotik sinemasının en önemli isimlerinden biri olan Bianchi,korku temalı çektiği bu erotik filmle başaralı bir çıkarmış.Filmin senaryosunda ise prodüktör/yazar olan Gabriele Crisanti yer almakta.Crisanti'ı unutulmaz Bruial Ground filmde de prodüktör koltuğunda görmekteyiz.
Baş rolde Mariangela Giordano,Aldo Sambrell'ın dışında İsveçli playboy güzeli Marina Hedman tüm film boyunca vücudunu seyrediyoruz.Marina Hedman'ı üne taşıyan asıl film olan Emanuelle in America olduğunu da hatırlatmak gerek.
Film'in mevzusuna gelindiğinde,
Film şatoda yaşayan aile'nin başından geçenleri anlatmakta.İktidarsız ve uyuşturucu müptelası olan Antonio'nun seksi eşi miria'nın ölümünden sonra olanları izlemekteyiz.Kocası tarafından tatmin edilemeyen miria'nın evde kim var kim yoksa ilişkiye girmesi ve ilişkileri satanik majiler ile süslemesi sonucu oluşan lanet ölü ile ortaya çıkar.
Evin küçük kızı Maria'nın şatonun mahseninde düzenlenen cenaze töreninden sonra davranışlarında değişiklik gözlenir.Evin babası olan Antonio'nun eşinide kaybetmesi ile geldiği durum ve eşinin kardeşi olan seksi rahibe Solo'ya askıntı olması ve solo ile eşi Miria'nın ilişkilerini bilmesi onun gözünde Solo'u daha çekici bir hale getirir.Bu arada annesinin şeytani ruhu tarafından ele geçirilen Maria annesinin ruhunu tatmin etmek için evde kim var kim yoksa intikam için yatmaya başlar.Seks sahnelerinin ön plan da olduğu filmde kanımca bütçe yetersiliğinden dolayı belirli vahşet temalı sahnelerden kaçınılmış.
İşin aslına bakıldığı zaman bu tarzdaki filmlerin sultanı olan Malabimba:THE MALICIOUS WHORE'den sonra tarzının en bomba filmi olduğunu rahatlıkla görüyoruz.
Korku sinemasının öz kardeşi olan pornografik sinemanın en güzel birleşimlerinden olan La Bimba di Satana kanımca korku tutkunlarının kaçırmaması gereken filmlerden biri.
Korku filmlerinin kardeşidir porno.Porno filmleri satış rekorları kırar oradan kazanılan paralar ile korku filmi çekilir.70ler sonrası maddi sıkıntıya giren bir çok yönetmen bu yola baş vurmuştur.Yani bir nevi evin çalışan fedakar ama onurlu en küçük çocuğudur.
Aynı zamanda küçük yaşta dayıların arasına girdiği için azı bozuk,ahlaksız ve şımarıktır.Bu yüzdende bir takım tayfa yüzünden hep kötü ilan edilmiştir.İşte bu filmlerden biri de türünün ilk örneklerinden olan Sex and Singel Vampire.
Sexploitation adı altında geçen bu filmler genelde düşük bütçeli olmasına rağmen kaliteli çekimleri olur ancak gel gelelim.Bu film gerçekten çok ucuz bir o kadar da kötü.Kötü dediğime bakmayın tırt değil asla da olamaz.İzlerken müthiş zevk alacağınızdan eminim.Film o kadar ucuz ki en fazla 50 dolara mal olmuştur.
Filmin konusunda çokta bir şey yok olay belli 3 erkek 5 kız bir eve geliyorlar eski yıkık dökük.Ev elemanlardan birinin amcasının.O elemanında amcası vampir bak sen bu işe.Dayıda fırsat bu fırsat bu çocukları bir güzel sopalıyor ilk baş ardından da kızlarla ORGY ortamları.MİSSSSSS.Ancak bu Vampir dayının çok kötü bir huyu var oldukça absürd espri anlayışına sahip.Olsun gene de o emekli amca esprilerinden dolayı ben kendisini taktir ediyorum.
Porno arşivi koşturan arkadaşları kesicek cinsten değil ancak Grindhouse,B-movie,vb işlere bakanların edinmesi şart.Orjinal hali 55 dakika ancak dvd olarak 28 dakikalık kısa bir versiyonu var.