
Imprecation-As Blasphemy Reigns

Devamını okuyun...++++
















| |




























Eski ve hüzünlü bir hikâyedir bu...Önceki gün onları yine mahkeme koridorlarında gördüm, saçları bembeyaz “çocuklar”ın...
Torunları var...
Bazıları öldü...
Bir araya gelince romatizmalardan, ağrılardan, sancılardan söz ediyorlar. Birbirlerine torunları soruyorlar...
30 yıl...
Eski ve hüzünlü bir hikâyedir bu...
O kuşağın “çocuklar”ı kazma kürek alıp yola çıktılar o günlerde. Cep harçlıklarını biriktirip demir-çimento aldılar...
Zap suyuna köprü yapacaklardı.
Ki köylüler geçebilsin, hastalar suyun ortasında ölmesin, anneler bebeklerini hastanelerde doğursun diye.
Köylüler çevre tepelere toplanıp onlara baktılar.
Onlar anlattılar köylülere:
“Size köprü yapacağız...”
Halkımız çok vefalıdır!
Köylüler onları ihbar ettiler o gece...
Kimisi asıldı...
Bir şafak vakti, idam kürsüsüne doğru, kollarına giren infazcıları itip yürüdüler ve sadece son arzularını söylediler:
“Özgür Türkiye...”
Aradan çok zaman geçti...
O köylüler bu sefer nohut karşılığı oy vererek kendi iktidarını yarattılar... O iktidar fidanları asanları sıkıştırıyor...
“Ergenekon davası da 30 yıl sürer” diyorlar...
Ne kadar karışık ve ne kadar acı bu yazgı...
(........)
Suya köprü yapmaya kalkan “çocuklar” yaşlandılar...
Önceki gün yine mahkeme koridorundaydı hayatta kalanlar...
Saçları bembeyaz, omuzlar çökmüş...
Romatizmalardan, sancılardan söz ediyorlar... Torunları oldu, dava çıkışı onları parka götürecekler...
Eski ve hüzünlü bir hikâyedir bu...














Dün, (4 temmuz) ABD’nin kuruluşunun 223’üncü yıldönümü idi.
Türk İtfaiye Teşkilatı’ndan bile 72 yaş küçük olan “vahşi devlet” ABD’yi temsil eden sembol, biliyorsunuz, New York’un hemen girişindeki Özgürlük Heykeli’dir.
Peki, bu Özgürlük Heykeli’nin Türk halkının cebinden çıkan paralarla yapıldığını biliyor musunuz?
Ben önce eğitimci yazar Mahiye Morgül’ün, “Sicil Referansı Bozuk Çıktı” başlıklı yazısının girişini size aktarayım, varın siz karar verin, Özgürlük Heykeli’nin Türk halkının cebinden çıkan paralarla yapılıp yapılmadığının öyle herkes tarafından bilinip bilinmediğine... “Egemen Bağış, basından öğrendiğimize göre, Los Angles’te demiş ki,” diye başlıyor Morgül, şöyle devam ediyor:
“- Partimin sicili özgürlük heykeli kadar sağlam. Bilmiyor ki, Özgürlük Heykeli’nin ası adı ASİYA idi, o bizim kızımızdı, onu bizden alıp götürdüler, onu Fransız masonları top gibi Amerikan masonlarının kucağına attılar.”
Evet, işin aslı budur.
Gelin hikâyeyi yerimizin elverdiği ölçüde özetleyelim.
1860’lı yıllardır.
İçişlerinde bağımsız olan Osmanlı toprağı olan Mısır, Kavalalı Mehmet Ali Paşa sülalesinden “Hidiv” unvanlı valiler tarafından yönetilmektedir ve zamanın valisi Said Paşa Süveyş Kanalı’nın açılması için Fransız Mühendis Ferdinand de Lessep’e hazırlattığı projeyi Osmanlı Hükümdarı Abdülmecid’e sunar. Projenin bir maddesinde de işte bugün ABD’yi temsil eden o Özgürlük Heykeli’nin yapımı vardı. Firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini sembolize eden bir meşale tutacak olan Heykel, Kanal’ın Akdeniz’e açıldığı yere dikilecekti.
Said Paşa ve proje mühendisi Ferdinand de Lessps heykelin yapımını Fransa’nın tanınmış heykeltıraşlarından Frederic Aguste Barthold’iye sipariş ettiler ve Bartholdi heykelin yapımına hemen başladı. Heykel yapıladursun biz kanal hikayesine kaldığımız yerden devam edelim. Arkasında Fransa’nın olduğu bu projenin Akdeniz ve Hindistan’daki hakimiyetine sekte vuracağını gören İngiltere Abdülmecit’e projeye onay vermemesi için baskı yapar amma Said Paşa İstanbul’un tasdikini beklemeden projenin hayata geçirilmesi için bir şirket kurulmasına izin verir. İngiliz baskısı üzerine İstanbul projeyi 12 yıl onaylamadı. 1863’te Said Paşa öldü, yerine geçen İsmail Paşa Fransız değil, İngiliz taraftarıydı. İşi bir an önce bitirmek isteyen Fransa, İsmail Paşa döneminde, projeyi onaylaması için İstanbul’a daha fazla baskı yapmaya başladı ve sıkışan Sultan Abdülaziz 19 Mart 1866’da yayınladığı bir fermanla Kanal’ın yapımına izin verdi.
Vermekle kalmadı.. Mısır’ın Kanal Şirketi için yaptığı dış borçları devlet garantisi altına aldı. Yetmedi, Kanal Şirketi hisselerine Osmanlı hazinesinden büyük paralar yatırdı.
İşte ABD’nin Özgürlük Heykeli bu paralarla yapıldı. Yontucusu, Frederic Aguste Barthold idi.
Heykelin sipariş edildiği şirket Demir Çelik Kralı Fransız Yahudi’si Eiffel’e aitti.
Mankeni Sınger dikiş makinelerinin kurucusu Yahudi Isaac Sınger’in dul eşi Isabelle Eugeine Boye’den başkası değildi. Heykel tamamlandı lâkin Said Paşa’nın sipariş ettiği, parası Osmanlı hazinesinden çıkan bu heykeli yeni vali İsmail Paşa, istemedi.
Dedi ki:
“- Burası Müslüman bir ülkedir, burada kadın heykeli istemiyorum.”
Öyle de oldu.
Yahudi Eiffel parasını Osmanlı’dan aldığı heykeli, madem Mısır’a dikmiyorsunuz öyleyse size vereyim diyerek Osmanlı’ya teklif etmedi.
Deyim yerindeyse adeta üzerine yattı.
Ve ABD’nin 100. kuruluş yıldönümünde, utanmadan, kendi malı imiş gibi New York Belediyesi’ne hediye etti.
İşte bizim “Pes yani!” dediğimiz bu gasptır.
Neyse..
Heykelin kaidesinin yapılması için New York’ta bir bağış kampanyası düzenlendi, ilk bağışı “World” adında bir gazete çıkaran Macar göçmeni Yahudi Jozeph Pulitzer yaptı, bu Pulitzer, daha sonra verilecek olan Pulitzer ödüllerinin kurucusu Pulitzer’di.
İşte ABD Özgürlük Heykeli’nin hikâyesi bu..
Parası senin benim cebimden çıktı..
Çünkü, Osmanlı’nın borçlarını sen, ben, Cumhuriyetin çocukları olarak ödedik.
Öyleyse o heykel yani Amerika’nın özgürlüğü bile bizimdir..
Yani her an istenir ve geri alınabilir...





Bu haftanın EXTREME HARIBO teşhircisi henüz 18 yaşındaki Haznedar'ın gülü Selvi.







-Aldoux Huxley-Şom ağızlı olmamaya çalışıyorum; ama şu gelinen noktada, bu “kâbus fitne fesat tünelinin” ucunda, ülkemizi aydınlığa çıkaracak bir ışık pırıltısı bile göremiyorum... Hatta Cumhurbaşkanının, Askeri şahısların sivil mahkemelerde yargılanmaları konusunda, “gece ekspresi” hükümlerini, “kurumlar arasında uyum” sağlamak için veto edebileceğini umarak MGK toplantısından önceki ve sonraki “mini zirvelerde” harcanan uzlaştırma çabalarının da boşuna nefes, enerji tüketmek olduğunu, yakın tarihimizde, kendi yaşadıklarımı hatırlayarak, görüyorum. Bazı temel unsurların (bu arada Kürt sorununun da) kökleri radikal olarak kazınmadıkça, zehirli bitkiler gene türeyecektir. Çünkü önce bazı malum iç ve dış güçler, bu “kâbus tünelinden” çıkmamızı, ülkenin huzura kavuşmasını-bilhassa-istemiyorlar ve umuyorlar ki, sonunda bu “tünelden” onların hedeflediği “karanlığa” çıkılacak!
Sabit faktörler
“Sabit unsurlar” dediklerim, nelerdir? Mesela Güneydoğu konusunda, “Büyük Kürdistan”! Gafletimiz sayesinde ve içimizdekilerin de ihanetiyle, bu hayal gerçekleşirken, “barışçı çözüm” dedikleri, aslında, Türkiye’nin bölünmesi, “çözülmesi” demektir.
Daha taze, güncel konuya, “belge olmayan bir kâğıt parçasından” üretilen darbe senaryolarına gelelim. Burada en sabit faktör: Türk Ordusunun, bildiğimiz anlamda yok edilmesi emeli ve planları... Türk Ordusunun başka hiçbir ülkedeki ordularda olmayan anlamı ve ruhu! Bunların, silah ve teknolojiden fazla, milletimizin, Türkiye’nin, parayla pulla, demokrasiyle elde edilemeyecek üstünlüğü olması, eğer bu üstünlüğü kaybedersek önce dışarıya karşı ve bununla birlikte içerdeki düşmanlara karşı, savunma gücümüzü kaybedeceğimiz, onları hiç ilgilendirmiyor... Sağlı sollu liboşlar, yeni bir deyim ürettiler; “Ordunun vesayetinden kurtulmak” Sevinçle “ok yaydan çıktı, süreç durdurulamaz” diyesiler!
Biz kimleriz, onlar kim?
Bizler, Ordumuza bağlı olanlar onlara göre Militerci, askerci, “milliyetçileriz-Atatürkçüleriz”. Bir yerde haklılar; “milliyetçi” olup da, Orduya bağlı olmamak mümkün mü? Evet, biz “askerci” olmakla iftihar ederiz, ama ya onlar, nedirler? AB CIA, cemaatçi yalaka yandaş vb... Bunları ve cinsel tercihlerini de, açıklasınlar!
Son olaylar
Gelelim son iki, üç günün olaylarına:
Sorular çok: Özellikle Kurmay Albay Dursun Çiçek konusunda son günlerde olanlar konusunda... Bu soruları Ertuğrul Özkök özetlemiş: “Albay Çiçek’in” “Ergenekon” savcıları tarafından ifadesinin alınması neden salı günü oldu? MGK’nın salı günü toplanacağı çok önceden belliyken tutuklama kararı neden böylesine kritik bir güne bırakıldı? Albay’la ilgili gerçek nedir? Askeri savcı mı doğruyu söylüyor, yoksa sivil savcı mı?... Özkök şunu da yazıyor: “Bu davaya, bazı siyasi hesaplaşmaların da dâhil edildiğine dair kamuoyunun bir bölümünde derin şüpheler var. Askeri savcı sadece elindeki belge hakkında konuşuyor.
İki savcı da bu kadar kesin ifadelerle konuşuyorsa gerçek nerede?” Türkiye artık bu sorunun cevabını almak istiyor... Herkes olmasa da bazı insanlar, ordumuzun böylesine hırpalanmasını, komuta kademesinin bile zor durumda kalmasını derin endişeyle izliyor. “Evet işte aynen böyle”.
Ancak bütün bu “fitne-fesat” operasyonunun asıl şifresi -bence - şu: Bu belge olmayan “belgeler” ve de seçme gerçek belgeler nasıl, niçin, sızdırılıyor ve kanun hükmilerine rağmen neden servis ediliyor? Neden ve nasıl olduğu ve neden, kimin tarafından yapıldığı malum! Her yere, her kuruma “sızdırılmış” olanlar, özellikle, sızdırıyorlar... Kısacası, “5 Neden ve Niçin” malum... Kimler de “Malûm” !.
Bu şifrenin çözülmesi için, iktidardan ve emri altındaki kurumlarından ve sivil savcılarından bir çaba, hatta irade beklemek abes. Ama Genelkurmayın bunu acilen yapması, köstebekler varsa bulup teşhir etmesi zorunlu... Bu çözülürse, Orduya, Türk milletine “kefen bezi” dokumak için, işletilmekte olan “tezgâh” çökertilir!
not: Altemur Kılıç, Atatürk'ün arkadaşı ve yaveri Kılıç Ali Paşa'nın oğludur. Yazıları günlük olarak Yeniçağ gazetesinden takip edilebilir.